Balığın Karnında Açılan Kapı

Endişenin Dar Odasında Yaşamak
Modern dünyadaki insan çoğu zaman görünmez bir odada yaşar. Bu odanın duvarları takvimlerden, borçlardan, bildirimlerden, beklentilerden, yarım kalmış konuşmalardan ve henüz gerçekleşmemiş felaketlerin gölgelerinden örülmüştür. Bu odanın adı endişedir. İçinde nefes alınır ama ferahlık hissedilmez. Uyku gelir ama dinlenme gelmez. Gülümseme olur ama sevinç kök salmaz. İnsan, dışarıdan bakıldığında yürür, çalışır, konuşur, alışveriş yapar, mesajlara cevap verir, fakat içeride bir yerlerde durmadan sıkışır. Kendi ruhunun dar koridorlarında yankılanan bir soruyla baş başa kalır: “Bütün bunların arasından nasıl geçeceğim?”
Aziz İoannis Hrisostomos’un duası tam da bu karanlık odanın kapısında belirir:
“Dua, her endişe için bir sığınaktır; sevincin temeli, sürekli mutluluğun kaynağı, kedere karşı bir korumadır…”
Bu cümle bir öğüt gibi değil, aslında eski bir kuyudan yükselen serin su sesi gibi geliyor. Çünkü dua burada bir görev, bir şekil ya da bir dış kabuk değildir. Dua, insanın içindeki dağınık seslerin yavaşça susmasıdır. Yüreğin kendi aslına dönmek için bulduğu gizli bir geçittir.
Ama biz çoğu zaman o geçidi biçimlerin arasında kaybedebiliyoruz.
Bedenin Şekli Değil, Ruhun Duruşu
İnsan, görünene kolay inanır. Bir hareketin doğru olup olmadığına, bir mekânın uygun olup olmadığına, bir kelimenin yeterince güzel söylenip söylenmediğine takılır. Modern zamanların mükemmeliyetçiliği ibadetin bile kapısına gelir. Ruhun çıplaklığını örtmek için ona kusursuz cümleler, kusursuz ortamlar, kusursuz zamanlar arar. Sanki insan ancak derli toplu olduğunda Tanrı’ya yaklaşabilir. Sanki kırık bir kalp, dağınık bir oda, yorgun bir beden, titreyen bir ses dua etmeye layık değilmiş gibi bir izlenim veriliyor.
Oysa Aziz Hrisostomos’un hatırlattığı şey keskindir: Esas olan bedenin duruşu ya da dua edilen yer değildir; esas olan ruhun duruşudur.
Ruhun duruşu… Ne kadar sade, ne kadar sarsıcı bir ifade. Çünkü beden diz çökebilir ama ruh hâlâ kibirle ayakta kalabilir. Dudaklar kutsal kelimeleri söyleyebilir, ama iç dünya hâlâ kendi putlarının önünde eğiliyor olabilir. İnsan mabedin en sessiz köşesinde durabilse de kendi gürültüsünden kaçamayabilir. Buna karşılık, bir iş çıkışı metro kalabalığında, hastane koridorunda, gece yarısı mutfak masasında, bir arabanın içinde, bir kaybın ardından yerde otururken, insanın ruhu öyle çıplak ve samimi bir hâle gelir ki, ruh tamamen her türlü süsten arınır. Sadece yöneliş kalır.
Balığın Karnındaki Karanlık
Yunus peygamber balığın karnında dua etti ve işitildi (Yun. 2:2-9) Bu imge, zamanın tüm sembollerini aşan bir karanlık taşır. Balığın karnı yalnızca denizin dibinde bir mucize sahnesi değildir. İnsanın kendi içindeki en kapalı, en havasız, en çıkışsız yere de benzer. Balığın karnında yön yoktur. Gökyüzü yoktur. Ufuk yoktur. Sadece ıslak bir karanlık, basınç, pişmanlık, bekleyiş ve insanın kendi sesi vardır.
Bugünün insanı da başka balıkların karnında yaşar. Bazısı depresyonun ağır, nemli karanlığında uyanır. Bazısı kaygının dar çeperleri içinde gününü tamamlar. Bazısı kalabalıklar arasında görülmeden, sevilmeden, anlaşılmadan yutulmuş hisseder. Bazısı, yaptığı seçimlerin, sustuğu sözlerin, dönmek isteyip de dönemediği yolların içinde hapsolur. Bazısı için hayat bir çıkmaz sokak gibidir ve duvarın dibine kadar yürümüş, ancak artık geri dönmeye gücü kalmamıştır.
İşte dua, çoğu zaman ferah bir bahçede değil, tam da böyle karanlıklarda doğar. İnsanın artık kendini ikna edebileceği bir cümle bulamadığı yerde, kendi güçlü görüntüsünü sürdüremediği yerde, kendi hikâyesinin kahramanı olmaktan vazgeçtiği yerde ruhumuzun gerçek yakarışı ortaya çıkar. Balığın karnı, dışarıdan bakınca bir ceza gibi görünür, içeriden bakınca ise insanın en yalın hakikatiyle karşılaştığı rahimsi bir boşluğa dönüşebilir. Karanlık, bazen yok edici değil, arındırıcıdır. Çünkü ışığın kıymeti, en çok ışığın bulunmadığı yerde anlaşılır.
Yunus’un duası bize aslında şunu anlatıyor: Denizlerin dibi de, insanın kendi içindeki en ağır gece de, kısacası hiçbir yer Tanrı’ya uzak değildir.
Çarmıhta Açılan Cennet
Sonra hırsız gelir. Çarmıhta asılı, zamanı tükenmiş, geçmişi kirli, bedeni acı içinde, geleceği neredeyse yok. Dua etmek için en uygunsuz an gibi görünüyor. Ne bir tören var, ne düzen, ne saygınlık, ne de dünyaya gösterilecek temiz bir hayat tablosu. Hiçbir şey yok! Sadece ölümün kıyısında duran bir insan ve son bir yöneliş.
Fakat tam orada, insanın bütün yollarının bittiği yerde, cennetin kapısı açılır.
Bu hikâye, kusursuzluk takıntımızı içten içe zorluyor sanki. Çünkü hırsızın duasında geçmişini temize çıkaran uzun savunmalar yok. Kendini olduğundan daha iyi gösterme çabası yok. Ruhun son çıplaklığı var. Belki de dua, insanın kendini ispat etmeyi bıraktığı anda başlar. “Ben hak ettim” demediği, “Ben yeterliyim” diye direnmediği, sadece merhametin eşiğine başını koyduğu anda.
Modern insan için bu çok büyük bir tesellidir. Çünkü çoğumuz içimizde görünmeyen çarmıhlar taşırız. Suçluluk, utanç, başarısızlık, kayıp, terk edilme, kendinden usanma… Bazı anlarda insan kendi hayatına geç kalmış gibi hisseder. Çok yanlış yapmış, çok susmuş, çok kırmış, çok kırılmıştır. “Artık benden bir şey olmaz” diyen o karanlık ses, ruhun içine çöker.
Ancak çarmıhtaki hırsızın duası başka bir hakikati gösterir: Geç kalmışlık, merhametin dilinde son söz değildir. En son nefese kadar insanın içinde bir kapı saklıdır. O kapı bazen güzel günlerde değil, insanın bütün güzelliğini kaybettiğini sandığı anda açılır.
Dua bir Talep Değil, İçsel Genişlemedir
Duayı yalnızca isteklerin sıralandığı bir listeye indirgediğimizde, onu daraltmış oluruz. Elbette insan ister. Çünkü insan eksiktir, muhtaçtır, yaralıdır. Ama dua sadece istemek, talep etmek değildir. Dua, endişenin içine sıkışmış ruhun genişlemesidir. O dar odanın penceresinin açılmasıdır. İçeride birikmiş ağır havanın dışarı çıkması, başka bir nefesin içeri dolmasıdır.
Dua, insanın hayatı kontrol edemediğini kabul etmesidir, fakat bu kabul bir yenilgi değildir. Tam tersine, teslimiyetin derin bilgeliğidir. Teslimiyet, pasif bir çöküş değildir. Ruhun her şeyi taşıyamayacağını bilerek sonsuz olana yaslanmasıdır. Kendi gücünün sınırını görmek ve o sınırda mahvolmak yerine, onu bir eşik hâline getirmektir.
Bu yüzden dua, kedere karşı bir korumadır. Kederi yok ettiği için değil, kederin içinde insanı tamamen yok olmaktan koruduğu için böyle diyorum. Sevincin temeli de buradan gelir. Bu sevinç, yüzeyde parlayan hafif bir aksesuar değildir. Daha derinde, her şey yıkılsa bile ruhun tutunabileceği bir anlam olduğunu sezmenin sessiz sevincidir. Bazı mutluluklar gürültülüdür; ancak duadan doğan sevinç çoğu zaman sessiz kalır. Ama sessiz olduğu için zayıf değildir. Kökleri derindedir.
Her Yerde Açılabilen Sığınak
Belki de en büyük yanılgımız, sığınağın dışarıda bir yerde olduğunu sanmamızdır… Bilemiyorum. Daha uygun bir zamanda, daha temiz bir yürekle, daha sakin bir odada, daha iyi bir insan olduğumuzda dua edeceğimizi düşünüyoruz genellikle. Halbuki dua, insanın kendini ertelemesine karşı ilahi bir itirazdır. Şimdi mümkündür. Burada mümkündür. Bu hâlinle mümkündür.
Balığın karnında da mümkündür. Çarmıhın üzerinde de. Hastane ışıklarının altında, uykusuz bir gecenin ortasında, yüreğinin kimseye anlatamadığın bir yerinde de mümkündür.
Çünkü dua, mekânların ve kalıpların ötesinde, ruhun yön değiştirmesidir. Karanlığa bakarken karanlığın son söz olmadığını hatırlamaktır. Endişenin demir kapıları arasında bile içte bir açıklık bulunduğunu bilmektir. İnsan bazen sadece bir kelimeyle dua eder. Bazen kelimesiz. Bazen gözyaşıyla. Bazen uzun bir susuşla. Bazen yalnızca içinden geçen o zayıf, titrek çağrıyla “Sesimi işit” (Mez. 130:2) diye seslenir.
Belki de bütün mesele budur diye düşünüyorum. Duyulmaya layık olduğumuza inanmasak bile, duyulabileceğimiz bir merhametin varlığına doğru dönmektir önemli olan.
O hâlde nerede olursan ol, kendi içindeki o sığınağı unutma. Dünyanın gürültüsü seni dağıttığında, endişe göğsüne ağır bir taş gibi oturduğunda, karanlık seni yuttuğunda, biçimlere yetişemediğinde, kusursuz olamadığında, temiz cümleler kuramadığında, yine de dönebilirsin. Çünkü dua, hazır olanların değil; çoğu zaman dağılmış olanların evidir.
Ruhuna gelince ise, o en derin karanlıkta bile yönünü bulabilir. Çünkü sığınak uzakta değildir. İçinde çok eski bir kapı gibi bekler. Açılması için yalnızca mükemmel bir duruş değil, samimi bir teslimiyet de gerekir.



